Dokunmadan – Nermin Yıldırım

İnsan kendini sevmeyi bilmeyince, başkalarınca sevilebileceğine de ihtimal veremiyor işte…

Nermin Yıldırım ile Mim Sanat Merkezi’nde “Mim Edebiyat Günleri ’17” kapsamında düzenlenen “Karakter Yaratmak ” workshopunda tanıştım. Beş romanı yayınlanmış yazarı hiç okumamış olmayı geçtim, utanarak söylemeliyim ki, adını dahi duymamıştım.

Öncelikle workshopdan bahsetmeliyim; Nermin Hanım en başından itibaren bir eğitim değil sadece deneyimlerini paylaşacağı bir sohbet olacağını söylemesine karşın son derece ufuk açıcı, ilham verici paylaşımlarda bulundu. Karakter nasıl yaratılır, hikaye nasıl kurgulanır, yazma amacımız, kim için yazıyoruz gibi bir çok konuda deneyimlerini paylaşırken, akıcı ve samimi tarzı ile nasıl geçtiğinin farkına bile varmadığım bir üç saat yaşamama vesile oldu. Hayranlıkla dinlediğim ve her sözcüğü aklıma kazımaya çalıştığım panel sonrası Aralık ayında yapılacak olan ikinci workshopu sabırsızlıkla beklemeye başladığımı da eklemeliyim. Ertesi gün ilk iş olarak bulabildiğim tüm kitaplarını aldığım yazarın son kitabı “Dokunmadan”‘ı da bir günde yutarcasına okudum.

“Dokunmadan”, Mart 2017’de Hep Kitap Yayınlarından çıkan yazarın son kitabı. 29 yaşındaki Adalet mutsuz olduğu bir işte çalışan, kimseye dokunup, sevemeden bir hayatı mecburen yaşayan bir kadındır. Ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrendiğinde kendisi, korkuları ve geçmişiyle yüzleşir. Geçmişinde yaptıklarından çok, yapamadıklarından ötürü suçlar kendini. Ölmeden önce düzeltmesi gereken hatalarını düşünürken beş yaşındayken komşu apartmanın kapıcısının gariban ve zeka özürlü oğlu Mahsun’un sahip olduğu tek oyuncağı , tek gözlü ayısı Muhlise ‘yi elinden aldığı ana kadar gider. Yıllar sonra Mahsun’u bulmak ve ayısını geri vermek için yollara düşer, hayattaki tek arkadaşı olan Hülya ile; bu arada tuhaf tesadüfler sonucu tanıştığı Sadi Seber de kendisine eşlik eder.

Konusu kısaca bu şekilde olan kitap, Adalet’in gözünden dünyaya, olaylara, topluma bir bakış sunuyor okuyucuya. Günlük şeklinde bir defterde her şehir, her kasabadan üçüncü sayfa cinayet haberleri biriktiren Adalet, aslında toplum kadar kendisini de sorgular, yüzleşir ve hatta yargılamaktan da geri durmaz. Anne, babası, babaannesi ile olan ilişkileri, çocukluğundan kalma parça parça anıları, hayatı sık sık karşımıza çıkar kitapta. Ölüm haberi sonrası psikolojisi, çıktığı yolculuk ve Hülya’nın da sürekli dürtüklemesi ile anılarının aslında hatırladığı gibi değil de hatırlamak istediği şekilde olduğu gerçeğiyle de yüzleşir. Bir oyuncağı geri vermek gibi basit bir amaç gibi görünse de, yıllar önce kırdığı kalbi onarmak için sokak sokak, şehir şehir gezen Adalet kendi anılarını, kendi kalbini, aslında kendini onarmak için çıkar yola. Adalet’in hikayesinin yanı sıra kitap, toplumsal hafızamızda yer etmeyen, gazetede okuduktan sonra bir kaç dakika üzülüp geçtiğimiz haberler, trajik olaylara da yer veriyor; sokağa çıkma yasağı yüzünden çocuğunun cesedini buzlukta saklayan ailenin dramı gibi. Toplu taşıma araçlarında kadınların maruz kaldığı taciz konusu ve bunun üzerinden bir toplum portresi de çiziyor yazar. Taciz edenler, taciz edilip susanlar, tacizi görmezden gelenler. Bir rüzgar sürekli fısıldıyor Adalet’e; “gör bunu, duy bunu” diyerek… Toplumun geneli gibi o da görmekten, duymaktan kaçıyor. Yazar Adalet’in vicdanında, duyarsız toplumu, yani bizi eleştiriyor aslında.

Kurgusu boyunca bir çok sürprizle karşılaşacağınız kitap, çok sürükleyici ve akıcı. Nermin Yıldırım, metaforları, tasvirleri, eski Türkçeyi kitap içerisinde çok güzel ve ustaca kullanmış. Sonuçta hasır altına süpürülen toplumun yaralarını gün ışığına çıkaran, vicdanlı, sürprizlerle dolu, zaman zaman gözlerinizi yaşartan, zaman zaman düşündüren, sorgulatan bir “merhamet” romanı çıkmış ortaya.

“Birine susmasını söylediğinizde sesine, gitmesini söylediğinizde kendisine hasret kalabiliyordunuz.”

“İnsan kendini sevmeyi bilmeyince, başkalarınca sevilebileceğine de ihtimal veremiyor işte.”

“Susmanın bir ifade biçimi olduğunu savunmuyorum. Ben sadece anlatmayı denemekten vazgeçtim.”

“Orada uyku hazretlerinin avdet etmesini beklerken, vakit geçirmek için televizyonu açıyordum. Televizyon, mutluluktan geberen aile bireylerinin suretleriyle dolu bir fotoğraf albümüne benziyordu. Yüzlerinde aptallığın her türlü emaresini taşıyan şen şakrak insanlar, mütemadiyen halay çekip çiftetelli oynuyor, evlenmek üzere tanışıyor, çocuk yapmak üzere zifaf odasına giriyor (bu programda sunucular, kapının ardında bekleyip, içeriden çıkan kanlı çarşafı ekrana tutmaktan, yeni doğan bebeğin adını kulağına üç defa fısıldamaya kadar üstlerine düşen dünürlük vazifelerini ihtimamla yerine getiriyorlardı), pop yıldızı olmak üzere şarkı yarışmalarına katılıyor, ıssız adalarda birbirlerini yiyor, pahalı arabalara binip kalori sorununu sonsuza dek çözen margarinler tüketiyorlardı. Haberler genellikle gayri safi milli hasılanın her şey demek olmadığı, bizim bizden başka dostumuz bulunmadığı, içte ve dışta anbean artan düşmanlara karşı tek yumruk olup kenetlenmemiz gerektiği fikirleri üzerine inşa ediliyordu. Neredeyse günaşırı ve herhalde bu yüzden de pek sıradanmış gibi yalapşap verilen suikast ve bombalama havadisleri de her defasında, teröristlerin nasıl ele geçirildiği ve bu şehit cenneti vatanı kimsenin bölemeyeceği üzerine yapılan şehvetli bir başbüyük konuşmasıyla nihayete eriyordu.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir